Bu sayfayı yazdır

KUDÜS GEZİ İZLENİMLERİ!


KUDÜS GEZİ İZLENİMLERİ!

Sevdaya baş koyanların ayı Şubat’ın ikinci haftasını yaşarken ilk defa Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya yolum düştü… Hz. Ömer’in fethine mazhar olduğu Kudüs’e…

Yalnızlığıma ortak olmak için belki de Kudüs yoluma düştü…

***

Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.) komutasındaki İslam ordularının fetih için kapısına dayandığı 638 yılına (H.17) kadar tarih çizgisi içindeki önemini koruyan Kudüs’ün anahtarını patrik Sophronıos ancak İslam halifesine bizzat teslim edeceğini beyan edince tarih o ana kadar görmediği bir tevazu örneğine sahne oldu.

Halife Ömer (r.a.), İslam âleminin cesaret timsali Hz. Ömer, kölesini bindirdiği devenin yularından tuttuğu halde tekbir getirerek şehre giriş yapıyordu.

Sophronıos bu manzara karşısında gözyaşlarına hâkim olamıyor; “bu hal Müslümanlarda oldukça biz bu şehre bir daha asla hâkim olamayız” diyerek ağlıyordu!

Uzun dönemlerden sonra Müslümanların “etrafı mübarek kılınan”[1] ilk kıblesi, İslam hâkimiyetine girmiş oluyordu.

Halife Ömer Hıristiyanlara can ve mal güvenlikleri konusunda söz vermiş, onların haklarını belirten bir anlaşma imzalamıştı.

Ne yazık ki 461 yıl süren bu hâkimiyet I. Haçlı seferi sonunda 1099 yılında son buldu!

1099 yılında şehri ele geçiren Haçlılar Hz. Ömer’in verdiği emanname ile Müslümanların gösterdiği bu insani ve İslamî hareketin tam aksine bir davranışla şehirde bulunan bütün Müslümanları -hatta Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Musevileri- öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilediler.

Haçlı ordusuyla Kudüs'e giren tarihçi Fulcherius, şövalyelerin ve askerlerin ölen insanların karınlarını deştiklerini, şehirde dolaşıp hiçbir canlı bırakmadıklarını, bütün evlere girip ne buldularsa yağmaladıklarını anlatır.

Mescid-i Aksa'ya sığınan insanlar dahi kılıçtan geçirilmiştir.

Bu katliamın bir başka görgü tanığı olan tarihçi Raimundus, mabetlerin bulunduğu bölgeye (Harem-i Şerif) giderken cesetlerin ve dizlerine kadar çıkan kan birikintilerinin içinden geçmek zorunda kaldığını kaydeder.

Dünyada dehşet uyandıran bu katliamın kurbanlarının sayısı kesin olarak belli olmamakla beraber bilinen tek gerçek, Kudüs'te mevcut bütün Müslüman ve Musevilerin tamamının Haçlılar tarafından öldürüldüğüdür.[2]

***

Tarih kokan daracık sokaklardan sağımızdan solumuzdan geçen turistlerin arasından, dükkân sahiplerinin satış yapmak için yaptıkları çağrılar eşliğinde Arnavut kaldırımlarını andıran sokaklardan geçerek Selahaddin Eyyübî’nin evine vardığımızda grubumuz bir hayli yorulmuştu.

Birçok yerde karşımıza çıkan Türk bayrakları burada da karşımıza çıkarak göğsümüzü kabarttı. Naneli çay ikramında bulunan mekânın güler yüzlü yeni sahibi Selahaddin Eyyübî’nin evini oda oda gezdirdi.

Burak Duvarı’nı seyreden muhteşem cephesiyle işgalcilerin gözdesi bir mekân olduğunu ve ele geçirmek için milyonlarca dolar teklif ettiklerini, ancak işgalcilere pirim vermediklerini mahcup bakışlarına sığınarak ama gururlu bir ses tonuyla hikâye etti.

Selahaddin Eyyübî’nin maneviyatını kuşanmışlığın farklı, buruk, yürek sızlatan bir kisvesini kuşanmıştı sanki…

***

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ifadesiyle “Şarkın en sevgili sultanı” olan Selahaddin Eyyübi, Kudüs’ün derdiyle dertlenmeye başladığında henüz 24 yaşında kabına sığmayan bir delikanlıydı.

Kudüs’ün fethine kadar 25 yıl boyunca hiç gülmedi.

Çadır hayatı sürdü ve bütün ısrarlara rağmen “Mescid-i Aksa esaret altında iken ben bir evde yaşayamam” diye içine girip yaşadığı bir evi olmadı.

Nuri Pakdil’in şiirine çağrı olan ifadeyi eyleme düşürmenin planlarını kurdu 25 yıl boyunca.

Üstad, belki de Selahaddin Eyyübî’den aldığı ilhamla “Yürü kardeşim, ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin!”[3] diyor, şiirlere konu olan Selahaddin çağlar öncesinde Kudüs’e, Kudüs’ün verdiği güçle yürüyordu!

2 Ekim 1187 27 Recep Cuma günü Mirac kandilinin yıldönümü gününde yürüyüşünü tamamladı ve Kudüs’ün yeni fatihi oldu.

Kudüs’ün yeni fatihi olunca Selahaddin Eyyübi Hıristiyan haçlıları gibi yapmadı.

Gururlanmadı. Sefer bizden, zafer Allah’tandır dedi ve  kibirlenmedi, Hz. Ömer’in yolundan gidip şehre eman verdi.

Zevk için kan dökmedi. İntikam için kılıcını kınından sıyırmadı. Haçlı sürüleri gibi yağmalamadı. Namusa göz dikmedi. Masum canlara kıymadı. 

Bugün “Kıble Mescidi” olarak bilinen Mescid-i Aksa’nın Kudüs Krallığı’nın sarayı olarak kullanılmasına son verdi ve yeniden asli hüviyetine dönüştürüp mescide çevirdi.

Erkeklerin on, kadınların beş, çocukların iki dinar gibi çok düşük miktarlarda tayin ettiği fidyelerini ödemeleri karşılığında şehri hür bir şekilde terk etmelerine müsaade etti. Şehrin anahtarını taşıyan patrik dahi kendi hesabına düşen on dinarı ödedikten sonra arabalar dolusu mal varlığıyla aldığı eman içinde şehri terk etti.

88 yıllık haçlı zihniyeti yerine Kudüs’te ikinci defa İslam adaletinin merhameti bütün köşe bucağı, evi ocağı sardı.

Böylelikle Musevilerin de hasreti bitmiş, “Şarkın en sevgili sultanı” Selahaddin Eyyübî onların da İslam güvencesi altında şehre rahatça girişlerine izin vermişti.

***

Kudüs’ün kaldırımlarını, yanlarında olmaktan huzur duyduğum amcalar, yeğenler, kızlar, gelinler, torunlar, dede ve nineyle beraber sevgi yumağı aile fertleriyle arşınlarken aile büyüklerinden Ömer Abi’nin (yeni tanıştıklarının kendisine amca demesinden hiç hoşlanmıyor) tebessümlü, kimi zaman kahkahaya varan hallerine şahit olunca, yanımızdan geçen yahudilerin ne kadar da asık suratlı, bet benizli olduklarını fark ettim.

Bırakın Ömer Abi gibi kahkaha atmayı hiçbirinin yüzünde tebessüm bile yoktu. Üçerli beşerli gruplar halinde hareket ediyorlar, yüreklerini daraltan, üzerlerinden atamadıkları bir suçluluk psikolojisi içinde sanki rast gele dolaşıyorlardı.

Yüksek bahçe duvarlarının arkasına sakladıkları evlerinin üçüncü hatta beşinci katlarındaki pencereleri bile bahçe duvarları üzerine çektikleri gibi tel örgülerle, dikenli tellerle örülüydü.

1917 yılında Osmanlı’nın bilinçli olarak birçok cephede savaşlara sokulmasının ardından oluşturdukları fırsatları değerlendiren başta İngilizler olmak üzere bugün dünyaya demokrasi ve insan hakları nutukları atan batılı devletlerin iş birliği ile yerleştikleri Kudüs topraklarında işgalci olduklarının farkında olmanın bilinçaltı psikozundan başka bir şey değildi üç dört günde gördüğüm şey…

Osmanlı nimetleri içinde payitaht İstanbul’da eğitimini aldıktan sonra müstemleke ruhundan beslenen kirli devletlerin desteği ile işgal devletinin ilk tohumlarını atan Ben Gurion adına kurulan havalimanına indiği zaman uçağımız ilk kez amca dediğim için fırçasını yediğim Ömer Abi’nin düşman çatlatan kahkahaları eşliğinde Mescid-i Aksa’nın, ilk kıblemizin yolunu tutuyoruz…

Akdeniz iklimine sahip sıcak bir hava ile karşılayan Kudüs sıcaklığı her yanımızı sarıyor.

Daralan vakitte ilk namazımızı yol üzerindeki Yafa şehrinde bir Osmanlı eseri olan Mahmudiye Külliyesi’nde eda ediyoruz.

Namaz çıkışı zekâsıyla dünyayı şaşkına çeviren cennetmekân Sultan Abdülhamit Han hazretlerinin tahta çıkışının 25. yılı münasebetiyle inşa ettirdiği saat kulesini fatihalarla ziyaret ediyoruz.

***

“Kızıl Sultan” lakabı Filistin topraklarından bir karış dahi vermeyi kabul etmediği için Ulu Hakan’a işgalci siyonistler tarafından verilmiştir.

Rehberimiz Ahmet Bey, Kudüs’te, Eriha’da Halhul’da El Halil’de ziyaret ettiğimiz her yere gidişimizdeki yol güzergâhlarında sokak sokak, mahalle mahalle, parsel parsel bir vatanın, bir milletin öz topraklarının nasıl ve ne şekilde işgal edildiğini anlattıkça Abdülhamit Han ve onun gibilere olan borcumuzun ne kadar çok olduğunu idrak ediyorum...

Cennetmekân ecdadımızın her kesimden insanın huzurla adımlaması için açtığı daracık sokaklardan Hz. İsa’ya isnat edilen Çile Yolu’ndan geçerken beş altı tane askerin Filistinli bir genci sorgulamaya alışına şahit oluyoruz…

Soru dolu gözlerle baktığımız rehberimiz Ahmet Bey, bunların normal haller olduğunu, her zaman böylesi durumları yaşadıklarını bahsediyor.

Dikkatimi çeken ve “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez!”[4] ayetini hatırlatan şey ise bu duruma birlikte şahit olduğumuz bir Alman turist grubunun olayı resmetmesi, işgalci askerlerin buna müsaade etmesi ve hatta Alman grubundan yaşlı bir bayanın sorgu askerlerinin amiriyle neşe içinde yaptıkları sohbet oldu!

***

Kayıtlarda geçen, makamları olan, bu topraklara iz bırakan Resuller, Nebiler, Ulul Azm Peygamberlerden; Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Lut, Hz. Yunus, Hz. İsa, Hz. Yahya, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendilerimizin hatırlarının yer aldığı “etrafı mübarek kılınan”[5] mekânları gezmenin alelade bir seyahat gezisi olmadığını, bu seyahatin öz çekimlerle harcanacak kadar turistik bir hareket olmaması gerektiğini gezdikçe kavrıyor insan.

Peygamberlerine kasteden kavimlerin hikâyelerini dinlemek, Peygamberlerine reva gördükleri hakikatlere yerinde şahit olmak, Lut Gölü/Ölü Deniz gibi ürküntüyle gittiğimiz yerlerden bir an önce çıkmak için can atarken üstad Necip Fazıl’ın dizeleri dudaklarıma yapışıyor sürekli; “Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama, Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!”[6]

El Halil’de gördüğümüz mahalleler arası kurulan asker kontrollü geçiş bariyerleri, tamamında Filistinli Müslümanların yaşadığı bir şehir olduğu için zoruma gidiyor. Yukarı mahallede yeni açılan bir marketten, bakkaldan, fırından ne bileyim balıkçıdan alışveriş yapmak için işgalcilerin kontrolünde olan bariyerlerden, sorgulardan geçtikten sonra gidebilmeniz gerektiğini bir düşünsenize!

Ben düşünemiyorum, düşünmek istemiyorum…  

Bununla da yetinilmemiş, şehirleri birbirinden ayıran, yüksekliği yer yer sekiz ila oniki metre arasında değişen ve kilometrelerce uzayan “utanç duvarı” koca bir ülkeyi hapishaneye çevirmiş adeta.

200 metrede bir güvenlik kulelerinden kontrol edilen bir hayatın içine doğmak, böylesi bir hayatı yaşamak akl-ı selimle anlayabileceğimiz bir şey değil. Ancak yıkılan Berlin Duvarı'nda yazan şu söz dua niyetiyle dilimize dolanıyor: "Irgendwann fällt jede mauer", bir gün bütün duvarlar çökecek!

Bir Ömer gelecek, bir Ebu Ubeyde gelecek, bir Selahaddin gelecek, Ömer Abi’nin deyişiyle bir “deli” gelecek ve bu duvarlar işgalcilerin başına çökecek!

Sevgililer sevgilisinin (s.a.v.) isra ve mirac mucizesini yaşadığı mekâna, Mescid-i Aksa’ya, Kubbetü’s Sahra’ya vakit namazı kılmak için yöneldiğimizde surlarla çevrili bölgenin kapılarında iki ayrı noktada askerlerin kontrolünde içeriye giriş yapmak, çantalarımızın aranması, içindeki eşyaların sorgulanması, “tek dişi kalmış” medeniyet çağında ruhuma ağır geliyor!

Sultanahmet Camii’ne, Selimiye’ye, Süleymaniye’ye, Fatih Camii’ne, namaz kılmak için gittiğim zaman işgalci bir askerin eşyalarımı araması, kimlik sorgulaması yapmasını hayal bile edemiyorum. Ancak Kâbe’den önce kıblem olan, ilk kıbleme girmek için buna muhatap oluyorum!

Mescid içinde koşturan Hanzala[7] gibi dünyaya sırt çeviren çocukların olaylardan bi haber oraya buraya seğirtmeleri de teselli etmiyor ruhumu. Biliyorum ki bu çocuklar bugün değilse yarın işgalci bir kurşunun hedefi olacak ve mescidin içinde attığı kahkahalarıyla göklerde buluşacak!

Biliyorum ki bu çocuklardan birisinin şimdi yanında olan anne veya babası işgalci kurşunların hedefinde kalıp onların kahkahalarını semadan dinleyecek!

Gözyaşlarım beni dinlemiyor!

Kendime ağlıyorum çocuklara ya da anne babalarına değil, biliyorum ki; Kudüs, onların resmini “şehit” olarak çekecek…

Hz. Ömer’in ve ordu komutanı Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın resmini “Kudüs’ün Fatihi” olarak çektiği gibi…

Eyyübilerin kurucusu Selahaddin Eyyübî’nin resmini “ikinci fatihi” olarak çektiği gibi…

Otuz üç yıl boyunca içerden ve dışarıdan uğradığı türlü desise, hile ve hainliklere karşı direnip de toprağından bir karış dahi vermediği için Abdülhamid Han’ın resmini “Kudüs’ün Hamisi” olarak çektiği gibi… 

Selahaddin Eyyübî’nin hatırası beynimde fırtınalar koparıyor…

Bir Cuma hutbesinde kendisine “burada konuşacağına önümüze düş de esaret altındaki Kudüs’ü kurtaralım” diye haykıran genci hatırlıyorum.

Koca Sultanın gence cevap vermeyişini ancak ertesi gün sabah namazında o genci arayışını hatırlıyorum.

Ve gencin sabah namazında olmayışını görünce;

“Cuma namazında olduğu gibi sabah namazında da camiler dolarsa Kudüs’ün fetih zamanı gelmiştir” deyişini hatırlıyorum.

İçtiğim meşrubatın, giydiğim elbisenin, kullandığım eşyanın markasına dikkat edeceğime dair kendime cılız sözler veriyorum sadece, İbrahim’i yakmak için hazırlanan ateşi söndürmek için su taşıyan karınca misali en azından safım belli olsun diye!

Çünkü korkuyorum Kudüs benim resmimi nasıl çekecek diye çok korkuyorum!

 


[1] İsra Suresi;17/1

[2] Geniş bilgi için bkz: İslam Ansiklopedisi, Kudüs maddesi,

[3] Nuri Pakdil, Anneler ve Kudüsler şiiri,

[4] Maide Suresi; 5/51

[5] İsra Suresi;17/1

[6] Necip Fazıl Kısakürek, Destan Şiiri

[7]Hanzala; Filistin-Kudüs davasının karikatür kahramanıdır. Çizeri Naci el-Ali, 1938 yılında Filistin’in Şecere köyünde dünyaya geldi. 1948 yılında 10 yaşındayken ailesi ile birlikte sürgün edilerek Lübnan’daki Aynu’l-Hilva Mülteci Kampı’na yerleşti. Yetim bırakılmış bir halkın kalemiydi Naci el-Ali. 49 yıllık ömrü boyunca sürekli sürgün edildi, sansüre uğradı, tehdit edildi ama karikatür çizme sevdasından asla vazgeçmedi. Naci el-Ali 22 Temmuz 1987’de Londra’da çalıştığı iş yerinden çıkarken başından vurularak katledildi. Sürekli olarak ifade özgürlüğünden dem vuran batı dünyası, Avrupa’nın göbeğinde güpegündüz katledilen gazeteci için değil bir kınama mesajı, gazete ve televizyonlarında bir haber bile yaptırmadı.



İmmib Bilişim Teknoloji Bloğu